26 Temmuz 2012 Perşembe
Networking
Yaklaşık 2 yıldır muhtelif vesilerle networking, ilişki yönetimi konularını duymuşluğum, bizzat tanık olmuşluğum var. Aslında ilişki yönetimi denen konunun iş dünyasında oldukça önemli bir yeri var. Bir zamanlar bana söylendiği gibi, pek çok üst düzey yönetici zamanlarının büyük bir bölümünü ilişki yönetimi ve patron/aileyle dengeler üzerine harcıyor. Asıl yöneticilik maharetinin kendi markasına yatırım yapmak olduğunu yaşayarak öğreniyoruz. Belirli bir pozisyon ve yaştan sonra excel tablosunu kullanmak ya da şahane bir power point sunumu hazırlamanın hiçbir anlamı yok! Burada tüm mesaiyi nerde kimi tanıyorsuna ve o ilişkiyi daim tutmaya harcıyorsun. Yani önemli bir pozisyonda bulunan birisiyle bir yemeğe çıkmak tek başına yeterli değil. Sürdürülebilir ilişki yönetimi başlı başına bir maharet ve sabır istiyor.
Know-How nedir? Nasıl sömürülür?
Yatırımcı hangi sektöre yatırım yaparsa yapsın mutlaka o yatırımına ilişkin danışmanlık alır. Neticede yapılacak yatırım milyon dolarla ifade edilen rakamlarda olacağı için deneme yanılma yapılacak bir risk alınamaz. Dolayısıyla verilecek olan danışmanlık bedeli yatırımcının olası risklerini minimize eder ve önünü görmesini sağlar. Kısaca know-how'ı bu şekilde özetleyebiliriz sanırım. Peki neden uyanık yatırımcılar, know-how'a bir bedel vermek istemez ve yılların deneyimiyle ulaşılan bilgi birikimini ucuza hatta bedavaya getirmek isterler? Aslında oradan imtina ettikleri miktarın kendilerine daha yüksek bedeller olarak geri döneceğini nasıl göremezler?
Yaklaşık 6 aydır görüştüğümüz bir kişinin tüm bilgi birikimimizi kurnazca sömürdükten sonra verdiği yanıt durumu özetliyor aslında :''Burada şu anda kabaca 2.500.000 TL yatırımımız var.Burada ilk yıllar kar gözükmediği için size ödenebilecek rakam da yatırım maliyetine girecek ki buna fazlaca bir olanağım yok.''
Şaka gibi değil mi? 2.5 milyon TL'lik bir yatırım yapılacak ve bu yatırımın ne olacağını belli edecek olan konuyla ilgili bir bütçe yaratılamıyor. Baştada dediğim gibi bu durum sadece bu yatırımcıya mahsus bir konu değil. Ama üzüldüğüm şey bu gibi insanların sonradan çok pişman olduklarına şahit olmam ve karşımızdaki kişilerin bu durumu yaşamadan anlayamamaları!
17 Ocak 2010 Pazar
Applebees
1989 yılında daha bıyıkları terlememiş bir çocukken girdiğim üniversite hayatım, 1993 yılında bitecekken, tek dersten hem de yaz dönemine ait bir uygulama dersinden uzayınca kendimi spikerlik ve dj'lik kursunda bulmuştum. Babamı kaybedeli 4 yıl olmuş, annem tabiri caizse ne emredersem yapar durumdaydı.. Bırakın dj'liği, oto tamircisi olmak istiyorum desem hay hay evladım diyebilirdi.. Keşke amerika ya da avrupa ülkesi diye tuttursaymışım ama vizyonum da tam bizim ülkeye yakışan darlıktaymış ne yapayım :) Başarıyla sona eren kursun ardından bir iki radyoda kısa süren stajvari çalışmalardan sonra içimdeki girişimci ruh ortaya çıkmış, tam da o dönem pıtrak gibi açılmaya başlayan özel radyolardan ilham alarak kendi radyomuzu neden kurmayalım noktasına getirmişti beni.. Burada uzun uzun anlatmayacağım süreçlerden sonra biraz da 1994 nisanında yaşanan döviz kurlarındaki devalüasyondan kaynaklı nedenlerden ötürü bu macera bana göre hüsranla sonuçlanmıştı. Ama epey dersler aldığımı zannederek sona ermişti bu hayal yolculuğu..
Yıl 2010 ve yaş 36-37.. Bir arkadaşım Amerika menşeli Applebees'i Türkiye'ye getirelim deyince biranda zaman makinasında buldum kendimi. Tabiki yıl 1993-1994.. O dönemin koşullarını düşündüm ve bu dönemle arasındaki benzerliklere ve farklılıklara baktım.. İşte sonuçlar : )
1- 1994'te yaş 21'di ve o döneme göre bir hayli cesurdum. Şimdi ise yaş 36 ve biraz daha korkağım..
2- 1994'teki ekonomik durumum benim özel bir radyo kurmama vesile olamıyordu o yüzden dış kaynaklara bağımlı bir proje geliştirmiştik. Şimdi ise pek dış kaynak gerektirmeyen bir durum söz konusu..
3- 1994'te radyoculuk geçmişim sadece 1-2 radyoda toplasak 2 haftayı geçmeyecek bir deneyimden ibaretti. Hele bir radyo kurmak ve işletmekle ilgili hissiyatımın dışında bir fikrim ve en önemlisi de deneyimim yoktu.. Şimdi de restoran işletmeciliğiyle ilgili çalıştığım işyerinin Cafe'si dışında ki açıkçası bu da tam bir deneyim sayılmaz pek bir fikrim ve deneyimim yok.. Ama incelediğim müthiş başarı öykülerine bakınca biraz da beni cesaretlendiren bir husus var: o da istek, cesaret ve biraz da para olunca deneyimin de çokta şart olmadığı.. Üstelik 1994'e göre 12 yıllık hiçte azımsanmayacak bir yöneticilik deneyimim var.
4- 1994'te o dönemin koşullarına göre çok iyi bir sunum hazırlamıştık. Hakikaten de ben öyle inanmak istiyorum ekonomik kriz olmasa belki de o proje kabul edilmiş olacaktı. Şimdi de çok iyi bir sunum hazırlamamız ve en önemlisi de karşımızdaki insanlara bu işi çok istediğimizi göstermemiz gerekiyor. Çok istemek ve bunu göstermek bence başarının anahtarı..
5- 1994'te yarım kalan bir öykünün 2010'lu yıllarda başka türlü de olsa tamama ermesi beni kişisel gelişimim ve psikolojik faktörler bakımından çok daha ilerilere taşıyacak.. Buna eminim..
Peki bunların ötesinde bunda da yaşanacak olası başarısızlık bana ne getirecek dersiniz..??
30 Aralık 2009 Çarşamba
Yeni yıl dilekleri
Ne tuhaf bir duygudur biten bir yılın son anlarında hissedilen o duygu.. Bu bana, güzel ya da eğlenceli olsun ya da olmasın dönülecek olan tatil yöresinde otobüste geçirilen anları çağrıştırır, böyle bir acımsı, kekremsi bir tat bırakır ağzımda..
Yılbaşlarıyla aramın hiç iyi olmadığını fark ettim.. Hafızamdaki tozlu fotoğraf ve video arşivinde, siyah-beyaz dansözlü trt eğlenceleri, Halit Kıvanç'lı Cenk Koray'lı tuhaf programlar, biraz büyüdüğümde sevgililerimin-arkadaşlarımın nerede eğleneceğiz sorularına verdiğim anlamsız yanıtlar ve geçirilen sıkıcı geceler, haa unutmadan bir de dershane arkadaşım Burak'ın ballandıra ballandıra 19988 yılbaşısında dayısıyla rus kızlarla yapacağı eğlence hikayeleri yer almaktadır. Bir de hep başlanacak olan yeni yıla ait koyduğum ve uyup uymadığımı hatırlamadığım bir dolu yapılacaklar listesi..
Acaba şimdi de kasmayıp bir 2010 yapılacaklar listesi hazırlasam mı ? Aslında denemekten ne çıkar :)
1- 36 yaşın getirdiği olgunlukta bulunulacak ve hayata dair daha ciddi bakışlar atılacak..
2- Kariyerle ilgili ciddi çalışmalar yapılacak ve 2010 yılını ve işyerini basamak olarak kullanıp hakedilen yerlere geçilecek..
3- Spora devam edilecek elbette..
4- Her türlü kitap okunacak hem de bol bol..
5- Bloğa daha çok ilgi gösterilecek belli mi olur belki yazar olurum :)
Yılbaşlarıyla aramın hiç iyi olmadığını fark ettim.. Hafızamdaki tozlu fotoğraf ve video arşivinde, siyah-beyaz dansözlü trt eğlenceleri, Halit Kıvanç'lı Cenk Koray'lı tuhaf programlar, biraz büyüdüğümde sevgililerimin-arkadaşlarımın nerede eğleneceğiz sorularına verdiğim anlamsız yanıtlar ve geçirilen sıkıcı geceler, haa unutmadan bir de dershane arkadaşım Burak'ın ballandıra ballandıra 19988 yılbaşısında dayısıyla rus kızlarla yapacağı eğlence hikayeleri yer almaktadır. Bir de hep başlanacak olan yeni yıla ait koyduğum ve uyup uymadığımı hatırlamadığım bir dolu yapılacaklar listesi..
Acaba şimdi de kasmayıp bir 2010 yapılacaklar listesi hazırlasam mı ? Aslında denemekten ne çıkar :)
1- 36 yaşın getirdiği olgunlukta bulunulacak ve hayata dair daha ciddi bakışlar atılacak..
2- Kariyerle ilgili ciddi çalışmalar yapılacak ve 2010 yılını ve işyerini basamak olarak kullanıp hakedilen yerlere geçilecek..
3- Spora devam edilecek elbette..
4- Her türlü kitap okunacak hem de bol bol..
5- Bloğa daha çok ilgi gösterilecek belli mi olur belki yazar olurum :)
7 Aralık 2009 Pazartesi
Deneme2
Kişinin eğitim durumu ne olursa olsun hangi alt kültürden gelirse gelsin mutlaka kendini geliştirmesi mümkün.. Bu gelişimin aslında ucu bucağı da yok.. Ne kadar isterse, nereye kadar isterse o kadar ve oraya kadar devam eder gibi geliyor.. Ama bir kültüre, bir gruba, bir sınıfa aidiyet duygusu ve bunun avantaj&dezavantajları anlatmakla bitecek gibi değildir.. Bunlardan birine sahip birisi sanki hayata 1-0 önde başlıyor sanırım.. En azından etrafımdaki örnekler hep öyleydi.. Ya bir ''isim&marka'' okul mezunu olunması, ya abisinin, babasının, kocasının, ailesinin ''bir yerin sahibi, kurucusu'' olması, ya soyunun bir yerlere dayanıyor olması, bir tarikat mensubu olunması, kişilere hayatın iltimas göstermesini gerektiriyor sanki.. Masonlar, Robert Kolej mezunları, Fettuhlahçılar, G.S. Liseliler, Ailesi Osmanlı'ya dayananlar, Koç&Sabancı ailesinden gelenler ya da O Ailelerle bir bağlantısı olanlar, Yahudiler, vs.. Bunlardan bazıları, kişinin dünyaya güzel ya da çirkin gelmesi, ya da zengi veya fakir bir aileye mensup olunması gibi aslında doğuştan ve kendisinin hiçbir katkısının olmadığı imtiyazlar.. Elbette marka bir okuldan mezun olmak, iş hayatında bir yerlere gelebilmek çok önemli ama buralarda da bazı ayrıcalıkların ve avantajların bir takım ayrıcalıklar doğurduğunu iddia etmek çok yanlış olmayacaktır..
Bir de zaman zaman özellikle gazetelerin İ.K. eklerinde rastladığımız tuhaf başarı öyküleri vardır.. Bu hikayelerin ana temasını hiçbir gruba, sınıfa ait olmayan kişilerin yokluktan gelip önlenemeyen başarıları oluşturur.. Ama dikkatli gözler bu başarı öykülerinde hep bazı detayların es geçildiğini fark eder.. Ben zaman içinde bu başarı öykülerini belirli bir zümrenin -detaylarını yukarda verdiğim kişiler- özellikle ''pompaladığını'' düşünmeye başladım.. Yani sanki biraz çalışan herkesin ilerde çok başarılı, zengin olması çok doğalmış gibi bir hava yaratılmaya çalışılıyor..
Bu yazıyı okuyanlar komplo teorisi kurduğumu düşünebilir. Ancak gerçek o kadar açık ki.. Hiçbir halta yaramayan insanların hala yerlerini koruması hatta daha da ilerlemesi -hem kariyer, hem gelir anlamında- bana bunların hiç te komplo teorisi olmadığını düşündürtüyor. Durum o kadar net ki, bir yerlere gelebilmek için mutlaka ve mutlaka bir yerlere ait olmak ya da o yerlere ait insanlara ''ait'' olmak gerekiyor bence..
Bir de zaman zaman özellikle gazetelerin İ.K. eklerinde rastladığımız tuhaf başarı öyküleri vardır.. Bu hikayelerin ana temasını hiçbir gruba, sınıfa ait olmayan kişilerin yokluktan gelip önlenemeyen başarıları oluşturur.. Ama dikkatli gözler bu başarı öykülerinde hep bazı detayların es geçildiğini fark eder.. Ben zaman içinde bu başarı öykülerini belirli bir zümrenin -detaylarını yukarda verdiğim kişiler- özellikle ''pompaladığını'' düşünmeye başladım.. Yani sanki biraz çalışan herkesin ilerde çok başarılı, zengin olması çok doğalmış gibi bir hava yaratılmaya çalışılıyor..
Bu yazıyı okuyanlar komplo teorisi kurduğumu düşünebilir. Ancak gerçek o kadar açık ki.. Hiçbir halta yaramayan insanların hala yerlerini koruması hatta daha da ilerlemesi -hem kariyer, hem gelir anlamında- bana bunların hiç te komplo teorisi olmadığını düşündürtüyor. Durum o kadar net ki, bir yerlere gelebilmek için mutlaka ve mutlaka bir yerlere ait olmak ya da o yerlere ait insanlara ''ait'' olmak gerekiyor bence..
Denemeler
Her zamanki gibi farklı şeylerin peşinde koşuyordu. Hep bir arayış içindeydi. İçinde bir türlü tatmin olmayan bir açlık duygusu vardı tam olarak tanımlayamadığı.. Acaba bu çok başarılı olma duygusu muydu yoksa çok derinlerde yaşadığı başarısızlık duygusunun çığlığını susturma çabası mıydı?
Kendisini bildiğinden beri hep çok başarılı olma isteği vardı içinde. Ama bunun hangi alanda olacağı konusunda hiç bir fikri yoktu..
Babasının bir şekilde başarılı olması mıydı O'nu da başarılı olmaya iten yoksa babasının yarım kalan ve çok erken sona eren hayatını kendisi mi devam ettirmek istiyordu? 16 yaşından beri içinde taşıdığı bu sorumluluk duygusu da neyin nesiydi? Bir misyon mu üstlenmişti farkında olmadan.. Hep bir şekilde takip edildiğini ve bu yüzden hareketlerine dikkat etmesi gerektiğini düşünürdü tuhaf bir şekilde.. Bir yandan çok derinlerde olan ve bir türlü kendisiyle yüzleşemediği bir vicdan azabı ve suçluluk psikolojisi de O'nu içten içe bunaltıyordu, hep bir rahatsızlık hali vardı..
Yakında bunların hepsinin cevabını bulacağına inanıyordu.. Hem de çok yakında.. Ama nasıl olacağını şu anda kendisi de kestiremiyordu.. Tek bildiği bu soruların cevabını hem de teker teker bulacağıydı..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)