17 Ekim 2009 Cumartesi

Blog yazalım

Az evvel Ayça bi blog okuttu bana, biraz konuştuk -sabahtır konuşuyoruz, hatta günlerdir - sonra ikimizin de yazası geldi. Piyale Madra kariatürü gibi olduk dedim, güldük. Onu seviyorum da bu ayrı bi bahsin konusu ki Ayça bi yazıda adı öyle geçilecek bi insan değildir, kendisi de bunu bilir, itiraz etse de.

Geçen cuma Düzce'ye giderken şöyle not etmişim:

Uzun süre, hareket halindeki bir araçtan kuru otlarla kaplı tarlaları izlemek her şeyin çözümü olabilir gibi.
( " gibi " demişim, kendime hata payı bırakmak mı, büyüdükçe hiç bi'şeyden emin olamamak mı, tam bilemiyorum ama son zamanlarda sık yaptığım bi'şey oldu bu. " sanırım ", " herhalde ", " gibi ", " bence ". İçlerinde en iddialısı " bence " sanırım. Bak gene. )

İşte Düzce'ye gittim, o(yerliitalyan)che bana risotto pişirdi, adını bilmediğim bi sebzeli yemek, sonra pesto soslu makarna. Pazartesi sabahıysa hayatım yeni bi doğrultuya girdi. Yeni olduğu dışında bi veri yok elimde henüz. Ve bir kez daha belirsizlik toleransımın ne denli düşük olduğunu gördüm. Fevrilğim de bu yüzdendir belki.

Artık yalnız başıma başka bi evde yaşıycam. Ama hadise öyle gelişti ki, hiçbir kısmına tam anlamıyla eğilip ayrıntılı düşünemiyorum. Süreç boyunca ev sahipliği durumundan iyice sıtkım sıyrıldı. Allah dert vermesin, ufağından da olsa yoracak bi'şey çıktı mı gözün bir şey görmez, uykuların haram oluyor. Ne saçma!

Kötü bi'şey yok diyorum kendime sık sık. Ama çabuk yoruluyorum ve çok uyumak istiyorum. En fazla bi ay sonra hayatım - bir kez daha - değişmiş olacak. Ondan iki ay sonra da gene bi değişim, artık plazada ( bu da ayrı bi yazı konusu )çalışıcam. Külliyen tebdil-i mekân. Külliyen olduğu için büyük ferahlık bekleyebilir miyim, öyle bir bağıntı kurabiliyo muyduk; bilemiyorum.

Herhalde rutinde yazdığım gibi yazamamışımdır. Ama dönemi iyi anlatıyodur yine de, bu rutin dışı kafa karışıklığı.

Şu Düzce yolunda düşündüğüm şey, belki terapim olabilir. Böyle başa böyle tarak hesabı, benim terapim de bu olsun =)

26 Ağustos 2009 Çarşamba

sabahın körü

"Vahşet dolu yüzler, yine berbat bir sabah"

Haftanın ortası, üstelik çarşambaları severim ama böyle bi ruh hal ile uyandım. Aileden ayrı Ramazan'ın da bi numarası yok gibi sanki be. Neyse efendim tüm bu ruh halinin sebebi; bir adet uçuk, birkaç kabus ve sanıyorum pms. Yıllarca şu pmsyi reddettim ama değişen bi'şey yok.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Eylül

Bu akşam Bahçelievler'de bi eve hırsız girdi yahut buna teşebbüs etti. Evde kıymetli eşya yokmuş, yine de polis çağırıldı, saatlerce çilingir beklendi. Ancak konu bu değil. Konu bunun içinde ama bundan bağımsız. Ve epey ssyolojik bi vak'a, hatta psikolojik/psikiyatrik. Ağır konuştum, dahası da var...

Olayın yaşandığı apartmanda babaannesinde kalan bir Eylül var. Eylül insanlar sokakta toplanıp polisler geldikten bir süre sonra şahsi şovuna başladı ve ben gözlerimi alamadım ondan.

Kendisi takriben 11 yaşında, hesaplamalarımıza göre 1 metre 40 santim ve doğal sarışın. Annesi ve babası işleri olduğu için onu 60 yaşını bulmamış babaanneye bırakmşlar, yatıya da kalması planlanmış. Yalnız Eylül bu olayda epey hırpalandı, iki üst kata hırsız girmiş ( burada kesinlik yok, çilingir gelene kadar da anlaşılamayacak. ) ve Eylül o evde kalamaz.

Yaklaşık yarım saat kah bğüre kah hıçkıra kah bağıra ağladı Eylül. Babaanne delice ve belki acizce ciddiye alıyordu onu. Komşular ve hatta polisler de.

" Annem gelsin, annemi istiyorum " -anne 16 kere aranıyor ( essahtan )ve ikisinde konuşma şansı bulunuyor -

" Anne hemen geliyosuuuun " - Eylül'ün annesi, buna alışkın mısın, yürek nası dayanıyor? -

Komşulara yöelik olarak; " N2aapmayı düşünüyosunuuz? " -Yüksek Topuklar'daki Tuğde canlandı geldi herhalde yüce rabbim -

" Annemler gelmedi, nerdelerse!! " - belki seni rahat sevişebilmek için bıraktılar oraya be Eylül -

" Babaaane ben o evde kalamam " - Vicdansız bencil babaanneni nası bırakacaksın orada -

Eylül annesigilin geleceğine kani olunca sustu ve beklemeye başladı. Kah dans etti - evet kendisi bi çocuk olduğunu hatırlattı bana - kah yoldan geçen motosiklete bakıp " babamlar belki motosikletle gelir " diye kavuşma senaryosu yazdı.. Arada ellerini yüzüne koyup gökyüzüne bakarak derin nefesler aldı. Sakinleşmeye çalıştı Biz de arabalarının gelmesi, anne-baba-çocuk üçlüsünün karşılaşması anının daha keyifle izlemek için çekirdek çitlemeye koyulduk. Anne baba fit vücutlarıyla spordan gelmişler, baba zahmet edip anasıyla konuşmadan Eylül'ü alıp gitti. Annesi de babası da Eylül'ü alnından öptü. Eylül giderken notebookunu ve omuz çantasını aldı. Şov bitmişti ama msn sohbetinde arkadaşlara anlatılması elzemdi.

Eylül; senin genç/yetişkin filan olduğun bi dünyaya çocuk getirmek istemiyorum. Doğacak çcuğuma zulmetme varlığınla. Senin olduğun bi dünyada yaşlanmak da zor. Ben daha tahammülsüz sen daha hadsiz olacaksın, üzülürüz.

Babaaanenin çaresizce söylediği şu cümleyle bitireyim:
" Çok zor, çok. Ama Allah yokluğunu vermesin. "

13 Ağustos 2009 Perşembe

vicdani red

Az evvel Cihan'ın blogunda gördüm İnan Mayıs Aru'yu. Vicdani reddini açıklamış bir insan kendisi. Etkilendiğimi söylemeliyim. Vicdani reddini açıkladığı videoyu izlerken bu fikri ilk aklına gelişinden o ana kadar geçen zamanı düşündüm, sonra hayatının geri kalanında neler olabileceğini. Askere gidenler oldu/oluyor/olacak. Ama değişim de olacak, inanıyor ve seviniyorum. Cesur insanlar oldukça olacak bu.

her morning elegance

Buraya video koymayı hala beceremiyorum, uzun zamandır da video eklemiyormuşum zaten. Bi video izledim, çok sevdim. Sözlerine baktım şarkının sonra, bir o kadar güzel ve tam da benim hissettiğim şeyleri söylüyormuş.

Naif bi'şey sanırım en çok.

06 Ağustos 2009 Perşembe

Açılım

Yıl 90 filan. Tam da bilemiyorum ama ikinci sınıfındayım ilkokulun, onu biliyorum. Çağları öğretiyor öğretmenimiz; nasıl açılıp neden kapandıklarını. Şöyle diyorum: " Öğretmenim, bugünkü terör olayları da bu çağın kapanmasına neden olur mu? " Öğretmen biraz şaşırıyor ve sonra " hayır " diyor " daha büyük olaylar olması lazım. " Pek anlayamıyorum çünkü o sıralar Cizre ve Nusaybin'den sürekli çatışma haberleri geliyor, çocuk kalbim çok daralıyor ve bu savaş ortamının çok büyük olduğunu sanıyorum. Hiç basılmayan ve bi yerlerde yayımlanmayan bi dergi hazırlıyoruz, ona patlayan silahlar bombalar falan çiziyorum. Sonra Anadolu'dan Görünümler, Cumhuriyet Bayramlarında yayınlanan ölü öğretmen görüntüleri, Mavi Çarşı yangını filan. Çocuk kalbimden sonra ergen kalbim de daralıyor. Daha da büyüdükçe birileri resmi idelojinin kazıdıklarını temizlememe vesile oluyorlar, kısmen arınıyorum.

Şimdi eşşek kadar oldum, yıllar içinde çok büyük şeyler oldu; çok patlamalar, çok çocuk ölümleri, çok yalanlar... Sonra derin güvensizlikler, aidiyetsizlikler... Hayır kötü hissetmiyorum, öğrenmem gerekenleri öğrendim ama bu kadar acılı ve şiddetli olmasa, öğrenme sürecim başkalarının ölümünü de barındırmasa iyi olurdu.

Kürt açılımı diye bahsettikleri şey ne bilmiyorum. Beklentim de büyük değil. Milliyetçi refleksleri güçlü güruhun bahsedilen açılımdan sonraki düzlemde epeyi sakin yaşayacağına eminim, bu iyi de zaten. Nasıl sakil olduklarını, tavırlarının nası flu olduğunu bir kere daha görmek eğlenceli olur, muhafazakârlığın manasızlığını bir kez daha teyid etmiş olurum -teyide gerek olmasa da-.

84'te başlamış. Ben içine doğdum. Bi gün biter mi bilemiyorum, biterse nasıl olur tahayyül edemiyorum. Kendi ülkemde bunu yaratan, buna katkı sağlayan kim varsa hepsinden nefret ediyorum; bu kısmı net. Politikası, ekonomisi ayrıntılı anlatılır, irdelenir de; binlerce insan öldü bunu bana neyle anlatsan olmaz; anlamam.

02 Ağustos 2009 Pazar

Gece

31 temmuz'un unutulmaz oluşunun kısa hikayesi:

Geceydi, gün ayın son gününe dönmüştü. Geceydi,hiç ışık yoktu. Geceydi, aydınlık bi tek şey vardı; onun yüzü. Hayranlıkla baktığım o yüz o gün bir başkaydı sanki. ( daha önce de başka başkalıklar görmüştüm aynı yüzde. ) Sadece gün değildi dönen, adını o zaman da şimdi de koyamadığım bir şeyler de iyiden iyiye güzel bi'şeye dönüyordu daha da. Çok ılık bu his, yavaş yavaş kaplıyordu içimi.

Yakamoz vardı, duymuştum. O gece işte ilk kez yakamoz gördüm ben. Bilge Karasu olasım geldi, sanki bu hissi ancak o olursam anlatabilirdim. Bilge Karasu değilim, halâ.

Büyük bir söz geçti içimden, bi kısmını sustum. Her şey yalındı ondan, korkudan filan değil yoksa.

Gözlerimi açamadığım bir sabahta uykuyu da neredeyse ateş kadar çok seven bir çocuk uyanmış heyecanla güneşin doğuş anını bekliyordu, bana haber vermek için. Rüzgar vardı. Yanmasına dayanamadığım gözlerimi açtım.

Güneş doğdu.